Dr. House
evet aşka bakış açımı anlatan cümleyle başladıktan sonra geri kalan şeylerden bahsedeyim biraz da. Atatürk, Nazım Hikmet,Attila İlhan, Barış Manço, Cem Karaca, Fernando Alonso, Roger Federer, Nietzsche, Benedict Cumberbatch, Blair Waldorf,Charlie Mcdonell, Lost, Walter Bishop , Johny Depp, Cüneyt Arkın, George Clooney, Harry Potter şuan aklıma gelen hasta olduğum kişiler, diziler,filmler, karakterler. Sıradanı sevmiyorum desem daha kolay olurdu aslında, çünkü bu saydıklarımın hepsinde mutlaka sıradışı bir özellik var.
Sporla, müzikle alakam yok aktif olarak. Kulağıma hoş gelen her şeyi dinlerim kafa yapısında bir insanım. Spor yapmak için de fazla uyuşuğum, anca oturur tenis ve f1 izlerim.
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okuyorum Marmara Üniversitesi'nde. Bu konuda dertliyim aslında ama o ayrı bir konu.
Nefret ettiğim şeyler çok fazla değildir ama en çok nefret ettiğin şey nedir derseniz kediler! fotoğrafını bile görmeye dayanamıyorum, küçüklüğümden beri bu böyleymiş , değişmese de olur.
Nutellaya taptığımı belirtmeme gerek yok sanırım, yeterince açık.
Hepsi ve daha fazlası için, beni takip edin canlarım.
how nutella saved my life
I love how he’d choose pleasure and intimacy with another human being, than expensive commercialised crap.
(Source: doomslock, via benedictatorship)
1.
Gevşemiş musluk vidasının damlattığı suyun şıpırtısına uyandı. Ses mutfaktan geliyordu. Yavaşça doğruldu. Yüzünü ovuşturdu, başını sağa sola çevirip boynunu kıtlattı. Saatine baktı; 3:45. Hep böyle tam saatlerde uyanırdı. En azından hâlâ düzenli kalan bir yanım var, diye düşündü. Bok varmış gibi her gece 2:20, 3:45 ve 5:00’da dikiliyorum. Müezzin olsaydım çok işime yarardı.
Küçük bir oda. Tam da içinde yaşayan küçük adama lâyık. Acemice siyaha boyanmış duvarlardaki resimler hariç, ilgi çekici hiçbir ayrıntı yok. Onlar da olmazdı da, geçenlerde okuduğu bir kitaptan etkilenince bir hevesle asıverdi. Mâlum satırları okurken, ben de kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, ben de kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım, diye söylendi. Bu Selim bana amma benziyormuş. Tanışsak kesin iyi anlaşırdık. Veya anlaşamazdık, bilmiyorum. İlk bakışta kiminle iyi anlaşabileceğimi düşünsem, sonunda hiç de iyi anlaşamam. Ama anlaşamayacağımı düşününce öyle mi oluyor? Delikanlı gibi, dibine kadar anlaşmıyorum. Anlaşabilecek gibi olsam bile inatlaşıyorum. Anlaşmamak için çaba gösteriyorum. Hiç olmazsa biraz tutarlı olalım öyle değil mi?
Gerçi, Selim’i ayrı bir yere koyabiliriz, onunla pek âlâ anlaşabiliriz. Çünkü benim zaten en iyi arkadaşlarım hep roman karakterleri olmuştur. Misal Le Cagot. Örneğin Chauncey Gardiner. Svidrigailov. Holden. Arturo. Besim. Samim. Zebercet. Tuna. Aureliano Buendia ve Hüsamettin Tambay Albaylarım. Hepsi de esaslı insanlar, kadirşinas dostlardır. Bir yamuklarını görmüşsem şu yataktan kalkmak nasip olmasın.
Yorganı üzerinden çekip, çıplak ayaklarını halıya bastı. Önce ayak tabanlarını, sonra tüm vücüdünü tatlı bir ürperme sardı. Ayağa kalkmak için bacaklarının üzerine yüklenince diz kapakları kıtırdadı. Yata yata paslandık amına koyayım, diye homurdandı yüksek sesle. Vücut vücut değil, crunch çikolatası. Kıtırdamayan bir kulağımın arkası kaldı.
Banyoya yöneldi. İçeri girerken kapıya ayak serçe parmağını vurdu. Senin gibi kapının ta amına koyayım. Sinirle tekme tokat girişmeyi düşündü, ama vazgeçti. Daha önce denemişti bunu. O tip kavgaları kapılar kazanıyordu. Aynanın başına geçti. Lavabonun kenarındaki tapayla su giderini tıkayıp musluğu açtı. Küçük havuz dolarken aynada kendini izledi. Hiç olacak iş değildi, dedi içinden. Gerçi zaten olmadı da.
Hiç olacak iş değildi. Gerçi zaten olmadı da. Kendini uzun zamandır bu iki cümleyi tekrarlarken buluyordu. Hani boşluğa dalınca insanın aklından birtakım şeyler geçer ya, onun aklından sadece bunlar geçiyordu. Beyni rolantideyken sürekli yineleyip duruyordu. Sanki bir anlamı varmış gibi. Hiç olacak iş değildi. Gerçi zaten olmadı da.
Lavaboda biriken su fayansa taşmaya başlayınca musluğu kapattı. Derin bir nefes alıp kafasını içeri daldırdı. Gözlerini açıp etrafını izledi. Klordan göz kapakları yanıyordu, burnuna dolan su genzini yakıyordu. Kendini havuzda yüzüyormuş gibi hissetti. Sonra birden aklına yarın sabah sınav olduğu geldi. Ne sınavıymış bu? Mühendislik Matematiği. Banane lan, bana mı yapıyorlar o sınavı? Evet sana yapıyorlar. O zaman banane lan! Çek git başımdan, şurada bir havuz keyfimiz var. Dur şu kafamı sağa sola oynatayım da iyice yüzüyor gibi olsun.
Küçük kapsamlı petijör eğlencesini sonlandırdıktan sonra yüzünü kurulayıp banyodan ayrıldı. Koridordan salona doğru yürürken acaba dişlerimi de fırçalasa mıydım, diye sordu kendine. Gerek olmadığı sonucuna vardı. Zaten kime güzel görüneceğim? Dişlerim ipana beyazlığında olacak da ne olacak? Her şeyimiz tam da o mu eksik? Dişler de bu seferlik fırçalanmayıversin. Kanepeye oturup kumandaya uzandı. Açma tuşuna bastı. Hiçbir şey olmadı. Televizyonun fişini çektiğini hatırladı. Kalktı, fişi taktı. Tekrar açma tuşuna bastı, yine hiçbir şey olmadı. Televizyonun düğmesine basmayı unutmuştu. Yine kalktı, düğmeye bastı. Anasını sattığımın televizyonu sonunda açıldı. Kumandayı alıp kanallar arasında gezinmeye başladı. Bu saatlerde doğru dürüst bir şey olmuyor, diye düşündü. Gerçi diğer saatlerde de doğru dürüst bir şey olmuyor. Kaldırıp atacağım şu televizyonu. Hele bir taksitleri bitsin de.
Show Tv’de üçüncü sınıf bir aksiyon filmi oynuyordu. Ona denk gelince keyfi yerine geldi. Hemen mutfağa koşturdu. Dolaptan bir iki bira kapıp yerine döndü. Şimdi şunları bir çakarım, pırıl pırıl olurum. Sonra gelsin uykular, gelsin rüyalar. Filmin oldukça ilgi çekici bir konusu vardı. Yakuza, başroldeki Steven Seagal abimize büyük yamuk yapmıştı. Reis de durur mu? Yapıştırıvermişti cevabı. Pata küte dövüyordu önüne geleni. Filmin bitmesine yakın gözlerinin kapandığını hissetti. Kısa süre sonra da oturduğu yerde sızdı. Elindeki bira şişesi yere düşmüş, içindekileri döke saça meçhule doğru yuvarlanmıştı.
Ne kadar olduğunu kestiremediği bir süre sonra aniden uyandı. Kapının zili çalıyordu. Saatine baktı, yerinde bulamadı. Herhalde yüzümü yıkamadan önce çıkarmışımdır, diye düşündü. Kim acaba bu saatte? Kim olacak, tabii ki Gece’dir. Bu gece geç bile kaldı.
Aceleyle koşup kapıyı açtı. Gece karşısındaydı. Siyah kahkülleri ıslanmış, alnına yapışmıştı. Dışarıda yağmur mu yağıyor, diye sordu. Ne saçma soru. Yok havuz kenarı partisi veriliyor. Gece gülümsedi. Her zamanki Gece. Dudağının kenarında küçük bir krater yaratan o bilindik gülümseyişiyle. Islak saçlarından süzülen sular şakaklarından çenesine toplanıyordu. Beni içeri davet etmeyecek misin, diye sordu. Ne daveti? Burası senin evin. Artık değil, biliyorsun. Olsun, fark etmez. Burası hep senin evindi ve hep öyle kalacak. Çünkü ben hep seni sevdim ve hep öyle olacak.
Gece, gülümsemeyi bırakıp içten bir kahkaha attı. Her seferinde söyleyecek afilli bir lafın vardır, dedi. Üşenmeyip bir kenara yazsan ortaya onlarca kitap çıkardı. Ben sadece büyük laflar edebilen küçük bir adamım Gece. Kendini yine acımasızca eleştiriyorsun. Hak ediyorum Gece, hak etmeseydim hâlâ yanımda olurdun. Yanındayım ya. Değilsin, yanımda olsan farklı olurdu. Nasıl olurdu? Bilmiyorum, farklı olurdu işte, tuhaf-soyut bir fark bu, sadece yanımda olursan hissedebileceğim bir fark. Saçmalıyorsun. Biliyorum, özlemişim, ondan oluyor.
Salona geçtiler. Hiçbir şey konuşmadan oturdular. Gece’yle hiçbir şey konuşmadan oturmak nefis bir şey, diye düşündü. Yine de sessizliği ne içersin, diyerek bozdu. Teşekkürler, bir şey istemiyorum. Soruyu sorarken çoktan ayaklanmıştı, cevabı alınca kuyruğunu kıstırıp geri çöktü. “İçi boş vakit yavaş geçer” derler. Halbuki bu vakit hiç de öyle değildi. Sessizliğin içinde su gibi akıp gidiyordu, yakasından tutup durdurmaya çalışsan kapılıp gidebilirdin. Ne yapmalı da zamanı durdurmalı? Keşke öyle bir yeteneğim olsaydı. Tek bir şansım olsaydı. Tek bir saatliğine de olsa her şeyi durdurabilseydim. Bir şeyler yapmalı. Konuşmalı mı yoksa? Belki konuşursam daha yavaş ilerler.
Anlat ne yapıyorsun? Ben mi, bıraktığın gibiyim, tam olarak bıraktığın gibiyim. Bıraktığım gibi kalma! Nasıl kalayım? Hatırladığım gibi kal. Peki öyleyse, hatırladığın gibiyim. Sen nasıl istersen öyle olsun. Yine sustular. Bu seferki suskunluk rahatsız ediciydi. Çünkü konuşmaları bir noktaya bağlanmadan bitmişti. İşte bu sebeple konuşmadan anlaşmak daha güzel oluyor, diye geçirdi içinden. O şekilde bir şeyler eksik kalmıyor.
Sırtını doğrultup genzini temizledi. Konuşması gerekiyordu, başlamıştı bir kere. Yüzünü Gece’ye döndü, kömür gözlerini gördü. İçinden yüzünü okşamak geldi. Uzanamazdı. Uzansa da dokunamazdı. Daha önce bu konuda anlaşmışlardı. Gece istediği saatte gelecekti, ama birbirlerine dokunmayacaklardı. Olası bir ihlâl girişimi halinde ziyaretlerini keseceğini kesin ve net bir şekilde belirtmişti. Kesin ve net kelimeleri aşağı yukarı aynı anlamlara geliyorlardı halbuki. İkisini de kullandığına göre durum çok kesin olmalıydı.
Genzini tekrar temizledi. Bunları düşünürken boğazında yine balgam birikmişti. Gece, dedi. Niye, niçin? Öyle olması gerekiyordu, seninle ben, yani biz, nasıl söylesem olacak şey değildi. Oluyordu ama Gece, olmuyor muydu, sinemaya gittiğimiz günü hatırlıyorum, içeriye bira sokuşumuzu, çaktırmadan açıp içişimizi. İki serseri gibi. Kurallara kafa tutar gibi. İnsanlara nasıl baktığımızı hatırlıyorum ve onların bize nasıl baktıklarını. Onları nasıl da sevmezdik ve onlar da bizi. Sen artık seviyor musun yoksa? Ben hâlâ sevmiyorum. Konuşuyorlar Gece, durmadan konuşuyorlar, saçma sapan şeylerden bahsediyorlar. Kalabalık bir caddeye dalıp hadise çıkarmak istiyorum. Küçük Beyoğlu olabilir, mesela. Masaları teker teker dağıtmak, ne konuşuyorsunuz lan bu kadar ne konuşuyorsunuz diye bağırmak istiyorum. Dünyaya koca koca meteorlar düşsün istiyorum. Ufak bir kısmı hariç, hepsi ölebilir, hiçbir rahatsızlık duymam.
Gece söz bitene kadar bekledikten sonra yerinden kayıp yanına kadar sokuldu. Yüzüne doğru eğildi. Dudaklarını dudaklarına değdirdi. Dudaklarının tadı tıpkı eskisi gibiydi. Karamelli kurabiye gibi. Biraz sonra kendini geri çekti. Uzan şuraya biraz, sen uyuyana kadar başında duracağım. Gitme. Gitmek zorundayım. Niye? Bunu daha önce konuşmuştuk. Niye, ama niye, gidemezsin izin vermeyeceğim! Ben gitmek zorundayım, sense artık yaşamaya devam etmelisin. Yarın akşam gelecek misin? Çağırırsan evet. Nasıl çağırabileceğimi bilmiyorum. Biliyorum, bilmeden yapıyorsun. Sustular. Uykuya dalmak üzereydi. Gece üzerine eğilmiş, saçlarını okşuyordu. Gözleri kapanıyordu. Bir süre sonra içi geçti.
Gevşemiş musluk vidasının damlattığı suyun şıpırtısına uyandı. Ses mutfaktan geliyordu. Yavaşça doğruldu. Yüzünü avuşturdu, başını sağa sola çevirip boynunu kıtlattı. Saatine baktı; 10:45. Sınava geç kalmıştı. Siktir et, dedi. Zaten girsem de kalırdım. Yüzünü yıkamak için ayaklandı. Salondan çıkarken ayak serçe parmağını televizyonun önündeki sehpaya vurdu. Sinirle döndü, üzerindeki gazetelerin yere saçıldığını görünce aceleyle eğilip toparladı. 6 ay öncesinin Hürriyet gazetesini özenle en tepeye yerleştirdi. Sürmanşetinde, “Milli yüzücü Gece Bozkurt antreman yaptığı havuzda intihar ederek hayatına son verdi.” yazıyordu. Yazıyı okuyunca her zamanki gibi gözleri doldu. Amına koyayım diye söylendi yüksek sesle, her şeyin amına koyayım.
Not: Bu kısa öyküdeki Gece’nin daha önceki uzun öyküdeki Gece ile ilişkisi yoktur. Bundan sonraki uzun veya kısa öykülerdeki Gece’lerin de bu Gece ile ilişkisi olmayacaktır. Ama her öyküde bir Gece olacaktır. Burada anlatsam da anlatmasam da.
“Brilliant,Anderson. Yes, brilliant impression of an idiot.”
hahha
(Source: chanpoopsu, via benedictatorship)







